SESSİZ DÜNYANIN İZİNDE
Dünyamızın büyük bölümü sularla kaplı. Okyanuslar ve denizler dünyadaki oksijenimizin yarısından fazlasını karşılıyor ancak yalnızca iklimi düzenleyen, yaşamı besleyen dev ekosistemler değil; aynı zamanda hâlâ büyük ölçüde keşfedilmeyi bekleyen gizemli bir dünya. Belki de bu yüzden, suyun altına her inişimde yalnızca yeni canlılarla değil, kendimle de yeniden tanışıyorum.
Benim su altı yolculuğum, yedi yaşımdayken babamın bana hediye ettiği bir şnorkelle başladı. Onu ilk kez takıp suyun altına baktığımda karşıma çıkan sessiz, rengârenk dünya beni adeta büyüledi. Fakat beni hayrete düşüren şey bambaşkaydı: Su yüzeyindeyken çekinip tedirgin olduğum canlıların aslında bizden korkup uzaklaştığını gördüm. O günden beri onların peşindeyim ve aradan geçen yıllara rağmen o merak hiç azalmadı.
Yaklaşık yirmi yıl önce su altı kiti olan bir fotoğraf makinesi edindim ve gördüğüm güzellikleri kaydetmeye başladım. Her dalış, yeni bir keşif demekti. Her yeni tür, hayranlığımı biraz daha artırdı. Zamanla, su altındaki canlıların birbirleriyle kurdukları karmaşık ilişkileri, oyunlarını, meraklarını ve hatta bazılarının benimle kurduğu etkileşimleri gözlemleme fırsatı buldum. Bu deneyimler bana, su altı yaşamının sandığımızdan çok daha sosyal olduğunu gösterdi. Bu yönüyle, bir film yapımcısının bir ahtapotla dostluğunu konu alan Oscar’lı My Octopus Teacher belgeselinin anlattıkları bana hiç yabancı gelmiyor; çünkü bazen bir ahtapotun ya da meraklı bir balığın size yaklaşması, insanın doğayla kurabileceği en saf iletişimlerden biri olabiliyor.
Nadiren tüplü dalış yapsam da çoğunlukla serbest dalmayı tercih ediyorum. Tüpsüz dalış bana hem daha fazla çeviklik hem de doğayla daha doğrudan bir temas hissi veriyor. Bugüne kadar Akdeniz, Ege, Adriyatik, Kızıldeniz, Hint Okyanusu, Güney Çin Denizi, Andaman Denizi, Palawan, Tayland ve Endonezya sularında dalma şansı buldum. Her coğrafya farklı renkler, farklı canlılar ve farklı hikâyeler barındırıyor. Aslında ben de bir tür avcılık yapıyorum. Ancak avım bir canlı değil, bir an. Hiçbir canlıya zarar vermeden, onları doğal yaşam alanlarında kadrajıma “hapsediyorum”. En değerli kareler ise çoğu zaman peşinden uzun süre sabırla beklediğim, bana kendiliğinden yaklaşan canlılarla ortaya çıkıyor.
Benim için su altı yalnızca bir hobi değil; eşsiz bir terapi ve derin bir tefekkür alanı. Gürültünün yerini sessizliğin aldığı o dünyada insan, hem yaşadığı gezegeni daha iyi anlıyor hem de yaratılışın kusursuz dengesini daha yakından hissediyor. Belki de bu yüzden her dalış, benim için aynı zamanda yaratıcıyı ve kendimi tanıma yolculuğu.
Teknoloji bu yolculuğu da değiştirdi. Akıllı telefonlar nasıl profesyonel fotoğraf makinelerinin yerini büyük ölçüde aldıysa, su altında da aksiyon kameraları benzer bir dönüşüm yarattı. Ben de zamanla bu değişime ayak uydurdum; eski su altı fotoğraf makinem yıpranınca artık aksiyon kamerası kullanmaya başladım. Yine de pozlamasını, diyaframını kendim ayarladığım, manuel filtre aparatlarını takıp çıkardığım makinenin verdiği üretme hissini hâlâ özlüyorum. Öte yandan bu dönüşümün önemli bir avantajı da var: Su altını görüntülemek artık çok daha pratik ve erişilebilir. Bu yüzden denizlerin büyülü dünyasını keşfetmek isteyen herkese, imkân bulduklarında suyun altına bakmalarını ve anı yakalayarak o eşsiz dünyanın bir parçası olmalarını gönülden tavsiye ediyorum.
Aktüel kategorisindeki yazılardan haberdar olun
Bu kategoride yeni bir yazı yayınlandığında e-posta ile bilgilendirilirsiniz.
DEİK 5. USTALARA SAYGI ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU
KUPALARIN ÖTESİNDE: SPOR DİPLOMASİSİNİN YÜKSELİŞİ VE KÜRESEL EKONOMİYE ETKİSİ